Steven Soderbergh – 'London' film incelemesi
Sebastian Brameshuber'in Berlinale'de prömiyer yapan filmi, adını Londra'dan alıyor ama Viyana ile Salzburg arasından hiç çıkmıyor. Merkezinde emekli bir müzisyen var.
İngiltere sinemasının çılgın dehası Steven Soderbergh, 2026’da “London” adlı yeni filmiyle bir kez daha izleyiciyi şaşırtmaya hazırlanıyor. Bir ressamın kayıp eserlerini arayan eski sanat öğrencisi ve bir dâhilinin çarpıcı bir ikilisiyle, şehrin gölgeli sokaklarında bir komedi-macera serüveni başlıyor. Filmden filmden beklediğimizin bir ön izlemesi gibi.
Filmin en güçlü yönlerinden biri, Soderbergh’un tipik “hızlı kurgu” ve “keskin diyalog” anlayışı. Senaryo, bir anda bir sanat galerisiyle bir sokak pazarı arasındaki geçişi yaparken, izleyiciyi hem gülümsetiyor hem de düşündürüyor. Ian McKellen ve Michaela Coel’in bir araya gelerek canlandırdığı reclusif ressam ve onun peşindeki eski sanat öğrencisi, sahnelerin çoğunda adeta bir satır şaka gibi işliyor. Özellikle, bir sahnede McKellen’in “Sanat, bir çay bardağı gibi; ama ben hep fincanı kırarım” demesi, filmin ironik tonunu özetliyor.
Görsel açıdan, Soderbergh’un Londra’yı bir karakter gibi kullanması etkileyici. Şehrin yağmurlu caddeleri, neon ışıkları ve klasik otobüsleri, film boyunca bir mozaik gibi bir araya geliyor. Kamera hareketleri, özellikle düşük açıdan çekilen sahneler, izleyiciyi sanki bir sokak sanatçısının gözünden şehri izliyormuş gibi hissettiriyor. Bu da filmin “hızlı, literate ve funny” tarifine tam oturuyor.
Elbette her şey pırıl pırıl değil. Film, bazen bir noktada fazla “hızlı” akıyor; bazı yan karakterlerin motivasyonları izleyicide eksik bir bağ kurmaya neden olabiliyor. Özellikle, Coel’in karakterinin geçmişine dair daha derin bir keşif beklenirken, sahneler sadece komik bir anekdot olarak kalıyor. Bu, filmin “key plot progression elliptical” yapısını biraz zorlayabiliyor.

Diğer yandan, müzik seçimleri oldukça yerinde. Film, klasik Brit pop’tan indie rock’a kadar uzanan bir soundtrack ile desteklenmiş; bu da sahnelerin duygusal yoğunluğunu dengeleyerek izleyiciyi hem nostaljik hem de güncel bir atmosferde tutuyor.
Sonuçta “London”, Soderbergh’un bir kez daha sınırları zorlayan, zekâ dolu ve eğlenceli bir yapıtı olarak öne çıkıyor. Film, hem sanat dünyasına dair ince bir hiciv sunuyor hem de izleyiciyi Londra’nın kalabalık sokaklarında bir maceraya sürüklüyor. Eksikleri olsa da, genel deneyim bir bardak “vodka tonik” gibi ferahlatıcı ve taze.
Puan: 8/10